‘babam olarak zaten ölmüşüm ben, annem olarak hala yaşıyor ve yaşlanıyorum.’
nietzsche
Babam bu dünyada artık yok.
Madrid’te bir öğleden sonra aklıma bir dostumu telefonla aramak geldi. F’yi aradım. Babası kalp krizi geçirmişti. F’nin sesi kötü geliyordu. Konuşurken babamı düşünmeye başladım. Birden babamın kalp krizi geçireceği korkusuna kapıldım. Tıpkı dostum F gibi yurtdışındaydım ve uzun süredir babamla aram iyi değildi.
İlk gençlik yılllarımda babam ve annemle aramdaki en görünür sorun benimle çatışmaya yanaşmamalarıydı. Ben savaş istiyordum. Onlar bana fazla sevecen yaklaşıyorlardı.
Dünyada tanıdığım en deli adam olan dedemle birlikte Konya’da yaşamaktaydım. Daha ilkokula yeni gidiyordum. Tatilde geldiğim Ankara’da zamanımın bir bölümünü, evin kütüphane olan ek bölümünde geçirirdim. Sayısız kitap vardı. Edebiyat, tarih, felsefe kitaplarıydı bunlar. Sağ, sol ve saire. Babamın doktrini yoktu. Bir nesne olarak kitaplarla ilişkimin başlangıcı o kütüphanede oldu. Bir gece babam kütüphaneye geldi. Sarhoştu. Kitapları gösteriyor, onlarla ilgili hikayeler anlatıyordu. Söylediği şudur: Çok okuyacaksın. O’na göre bir kitabı okumak demek o kitabı silmek demektir. O halde yeni bir kitap okuyacaksın. Kitaplarla ilişkimle irtibatlı bir öneriydi bu. Çok az tanıdığım, çok az gördüğüm bir adam olan babamın söylediği bu cümle ilk duyduğumdan beri aklımdadır.
Bir gece kütüphanedeyiz. Dolaptan silahlarını çıkardı. Tavana ateş etmiş olabilir. Beni silahla tanıştırdı.
Çok içerdi. Annem içkiye karşı olması durumunu her fırsatta gereksiz bir şekilde belirtir, en azından benim keyfimi kaçırırdı. Babamın içmesinin ne anlama geldiğini veya neden içtiğini bilmezdim. Merak edecek yaşta dahi değildim. Ama içmesini isterdim. Çünkü, içtiğinde saatlerce bana anlatır ve çocuk olurdu. Babam ne zaman içmeye başlasa beni kütüphaneye götürür, bana kitaplardan, hayallerinden, ahlaktan, toplumdan, rezilliklerden, benim muhteşem geleceğimden, şanımızdan, şerefimizden söz ederdi.
Babam bir Türk’tü. Bir Türklük imgesi olarak hemen heyecanlanır, konuya hemen girer ve her konuyu adalet prensibine bağlı olarak tanımlamaya çalışırdı. Çoğunlukla sosyalist olduğuna ihtimal verdiğim babam, bozulma olarak gördüğü birşey karşısında töre’den söz ederdi. Babamın dünyaya geldiği yer, Toros’lara çok yakındır. Türkmen olduğumuzu sanıyorum. Babamın islam’la ilişkisi ise en çok yine bu adalet kavramıyla irtibatlıydı.
Babamı her gördüğümde bir yabancı gördüm. Dünyaya yabancıydı. Herşeye karşıydı ve dünyanın kötüye gittiğine inanıyordu. Garibanlardan yanaydı. Televizyonda ana haber bütltenlerini daima izler, memlekette yanlış giden işleri özellikle duymak isterdi. Her kötü işin sorumlusu olarak ise hükümet başkanını suçlardı. Babamın siyaset teorisi şuydu: Bütün sosyal hayat bir oyundur. Bu oyunda son zamanlarda kötüler galip geliyor. Oyunu değiştirmeliyiz. Babam, bu siyaset teorisinden bana bir rol çıkarıyordu: Hakikati aramak. Babam, düşünce ile gerçekliğin değiştirilebileceğine inanıyordu. Gören ve sesini çıkarmayan kalabalıktan nefret ederdi.
Babam, bu durumda, benim bir entellektüel olmamı istiyordu.
Dedem ailesiyle, babamı lisede okutmak amacıyla Konya’ya göç etmişti. Babam Konya Lisesi’nden mezun olduktan sonra Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Matemetik Bölümü’nde okumuştu. Son sınıfta bir iki dersten takılmıştı. Sonra alt düzeyde bir memuriyete girmişti. Babamın devletle ilişkisinin kutsal olan’la ilişki olduğunu hep hissettim. Babama göre devlet, tanrı’nın hemen altındaydı ve gerektiğinde canımız o’na fedaydı. Ama canımızdan önce zamanımız, enerjimiz devlet içindi. Babam kırklı yaşlarının başında çalıştığı devlet birimini kontrol eden siyasal parti tarafından bir haksızlığa uğratıldı. İşini yaptığı için sürgün edildi. Babamın bütün hayatı boyunca başına gelen en önemli olay budur. Sürgünden sonra, içine kapandı. Bu olaydan sonra kimseyle gerçekten konuştuğunu sanmıyorum.
Babama göre devlet adaletsizlik yapmazdı. Ama yapmıştı.
Hayatım boyunca babamla aramdaki tek problem şuydu: Babam bir sorunun çözümünü, başka insanların başka bir zamanda ortaya attıkları başka bir sorunun çözümünde buluyordu. Yani anlaşamıyorduk.
O zaman babam bana şunu söylüyordu: Tarih ve felsefe okumanın bir anlamı yok.
Bu durum, babamın benim bir entelektüel olmam isteğiyle çelişiyordu ve bunu kesinlikle reddediyordum. Bu bir yana, bir soru ortaya çıkıyordu: Entelektüel olmayacaksam bu hayatta ne yapacaktım.
Babam tarafından yaratıldığına inandığım bu anlamsız belirsizlik, beni babamdan soğuttu.
Babam benim birgün iktidara geleceğime ihtimal veriyordu. Ama endişesi şuydu: O zaman sen de ötekiler gibi olacaksın.
Babam beklemediğim birgün Konya’dan Ankara’ya geldi. İsteği vardı: Evlen. Evlilikle ilgili bildiği, bilmediği bütün hikayeleri anlattı. Neden dedim. Yanıtı şuydu: Soyumun devam etmesini istiyorum.
Babam, gelenekten yanaydı. Türkiye’de 1937 doğumlu her Türk’ün bir hayali vardır: Türkiye’de iktidar ilişkisinin rıza ile çözümlenmesi. Türkiye’de 1937’de dünyaya gelenler hayatı 1950’li yıllarda tanıdılar. Ellili yıllar, Türkiye’de, bir rüyadır. Bu rüya’da halk sokak eylemleriyle hükümeti disipline etmektedir. Bu insanlar hükümeti devirdiklerine, devirebileceklerine inandırıldılar.
Memurların evlerinde arşivi vardır. Okul yıllarındaki günlüklerini okudum. Babam, sevdiği kızla evlenememişti. Annem, iyi kadındır. Hiç anlaşamadılar. Anlaşmak, hedef dahi değildi belki de. Birbirlerini, en azından, onaylamayan iki kişi.
Babamın günlüklerini okurken, öğrenci yurdunda, babamın lakabının ‘paşa’ olduğunu gördüm. O gün, babamla irtibatlı bir soun çözüldü kafamda. Babam, hayatında bir paşa gibiydi.
Bu yazıyı bitirmem zor. Birgün, bir telefon ile babamı yitirdiğimi öğrendim.
Ne kadar sahip olmuştum. Yitirdiğinde anlıyorsun.
9 Şubat 2011- sivildenemeler
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder